Ankara, İstanbul Olamadınız Derken Nevrotik Olmak

Ankara, İstanbul Olamadınız Derken Nevrotik Olmak

 

Düğünde takı takılırken kameraya kayıt yapılır bizde. O an fıldır fıldır dönen gözlerin yakalayamadıklarını onlar yakalar: kim geldi, kim ne taktı? Aynısı cenazede de işler, o acılı anda bile kim geldi, kim gelmedinin çetelesini tutarız. Anı yaşayamamanın en net örnekleridir bunlar ve şimdi “Siz Ankara&İstanbul oldunuz mu?”, ” Paris&Brüksel oldunuz ama” tavrında da aynı özün farklı bir biçimini görüyorum ben. Kendini yaşayamamaktır bu ya da kendini başkalarına göre yaşamak, duygu, düşünce ve davranışlarını başkalarına göre ayarlamak…

 

Kimse sana üzülmek, acımak, seni sevmek ve ya seninle ilgilenmek zorunda değil, dahası bunu etkileyen bir sürü negatif faktör de olabilir. “Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” Sen Paris’e, onlar da sana üzülsün, seninle ilgilensin diye çıkarcı bir yaklaşımla mı üzüldün? Öyleyse yazık oldu!

 

Şimdi şu negatif faktörlerle ne demek istediğime bir bakalım. Aslında burda negatif ve ya pozitif bir olayın akıl ve mantık çerçevesinde, araştırma, eleştirme ve sorgulamaya izin vererek ele alınması sonucunda ortaya çıkan tüm başlıkları kastediyorum. Bu başlıklar bizim duygu, düşünce ve davranışlarımızı etkiler, alacağımız tavrı belirler ve tercihlerimizi yapmamizi sağlar. Bunun sonucunda da ya gereksiz yükler yüklenip altında eziliriz ya da sırtımızdaki gereksiz yüklerden kurtulup hafifleriz, tercihimiz sonucunda yapacaklarımızı haz ve huzur ile yaparız.

 

Ancak işte sorunlar da burda başlar; çünkü geçmiş deneyimlerimiz ve bunlar sonucunda oluşan duygu ile düşünceler, olayları yukarıda bahsi geçen nesnellikle el almamıza izin vermez. Bilinçaltımız, nesnel düşünceyi yenilgiye uğratır ve biz otomatiğe bağlarız. Misal eğer sevgi bize belli koşullarda verildiyse çocukluktan itibaren, biz de başkalarını belli başlı koşulları yerine getirdiklerinde severiz. Belki de ilk çıkarcılık örnekleridir bunlar. Yemeğini yersen seni severim, yürümeyi başarırsan ya da sessiz sedasız oturursan seni severim tavrı çocuğun ilgi ve sevgi görmek için bir yarışa girmesine neden olur, tüm davranışları yapmacıklaşır, yaptığı şeyleri yapmak istediği için değil başkasından sevgi ve ilgi görmek için yapar. Bu ilgi, övgü ve desteği görmediğinde ise sadece sevmemekle kalmaz tepki gösterir, kabalaşır ve hatta nefret eder.

 

Bu durum tüm duyma ve düşünme sistematiğini belirler. Kendisinden üstün olarak gördüğü her şey anne-babanın yerini alır ve sevgisini kazanmak için amansız ama bir o kadar da yapmacık bir mücadele başlar. Ancak hem bu yapmacıklıktan hem de sevginin çıkarcılık ve şartlar ile ilişkilendirilmesinin yarattığı sakatlanmadan dolayı hiçbir ilgi ve sevgi onu tatmin etmez. Sürekli mutsuz ve tatminsiz kalır. Hele bir de ilgi görmez ise hırçınlaşır ve içindeki saklı nefret boşalmaya başlar…

 

Bu durum kendisiyle özdeşleştirdiği her şeyde de böyle olur. Ülkesinin yerini alır, ondan üstün gördüğü ülkeleri ana baba yapar. Tüm ilişkiyi burdan kurar. Sonra gelsin “bizi sevmiyorlar, bizi istemiyorlar, bizimle ilgilenmiyorlar, ne yapsak yaranamıyoruz” sızlanmaları ve bunun bir sonraki aşaması olan “kahrolsunlar, yok olsunlar, her şeyi hak ediyorlar, oh iyi olmuş, beter olsunlar” nefreti…

 

Bu denklemin neresindeyiz bilemiyorum. Ancak herkese son Brüksel saldırısı ve Türkiye’deki saldırılara bir de bu gözle bakmalarını ve olayları değerlendirme süreçlerine bu bağlamı dahil etmeyi ziyadesiyle öneriyorum.

Bir Cevap Yazın