Bir Yaz Gecesi, Rüya Ertesi…

Bir Yaz Gecesi, Rüya Ertesi…

 

Tam hatırlayamadığım, ancak gülümseyerek uyandığım için, huzur veren bir rüya olduğunu hisettiğim gecenin sabahıydı.  Yeşilyurt, nefis bir yaz gününe hazırdı. Ben de, Işık Lisesi’ni bitirmiş, aklımca kendimi yaşamımın yeni sayfalarına olabildiğince hazır hissediyordum. Gece yaşadıklarımız aklıma geldi. Çınar Hotelin diskosunda zaman, vals notaları gibi hızla akıp gitmişti. Yüzümü bu defa kocaman bir gülümseme kapladı.  Hızlı müziğe geçilirken arkadaşımız DJ Enis, İsaac Hayes’ın Şhaft’ını çalmaya başlamıştı. Genelde Yeşilköy’de oturmayı seçen, ABD’li zenci askerler yuvarlak pisti kaplamıştı. Ritme uyup, dönüyor, ellerinde kürek varmış gibi hareketlerle pisti kazıyor, giderek hızlanıyorlardı. Kızlar, bu hareketlerle pek ilgilenmemiş, ritmin, dans edilecek kıvamda hızlanmasını bekliyorlardı. Sedat ve bazılarımız da pisteydi . Biz DJ kabininde izlemedeydik, O zamanlar, DJ kabininde durmak en büyük ayrıcalıktı. Hareketler çok komikleşiyordu, Birden pist kenarında Oktay belirdi. O zaten zencilerin çoğunu tanırdı. Aniden herkesin üstüne su atmaya başladı. Tam bir curcuna vardı. Islanmak ılık yaz gecesinde alkışlarla onay aldı. Kızlarımız, müziği bastırmak için avaz, avaz, konuşuyor, bizleri çekiştiriyor, bizlerde cool olmak adına isteksizce arada dans eder gibi yapıyor,  ‘kız arkadaşlarımızı iplemezi ‘ oynuyorduk.  Barmen de adamımızdı. Ragıp, ona tembih etmiş, biz en hafif kokteyli bile istesek, barmen hemen , cin, votka, rakı karışımını dayıyordu. Barda Edip, Haldun ve şişman Ahmet hararetle konuşuyordu. O zamanlar nispeten güllük, gülistanlık ülkemizin, kurtarılmaya pek ihtiyacı olmadığı için siyaset az gündeme gelirdi.  Onlar pandüllü (sarkaçlı) saatlerin gizemi üzerine yorum yapıyorlardı. Bu duvar saatlerinin sarkan ve sağa, sola gidip gelen pandülünün, aslında yaşamın git- gellerini yansıttığı üzerine hemfikirdiler.

Geceyi hatırladıkça gülümsemem kahkahaya dönüstü. Çabuk ulaşmak için yatağımın yanına koyduğum radyoyu açtım. TRT’nin müzik yapan kanalı tekti, ne var ki yeni ve rock parçaları da çalardı. Yayılan müzik ile çarpıldım. Melodi bir otelde geçen hikayeyi anlatıyordu. Hele gitar solosunun en sona konması ve harika tınıları. Bu şarkı Eagles’ın ‘Hotel California’sıydı.  Hemen, yine başucumda olan ‘Gitanes’ paketinden bir sigara alıp yaktım. Çok sigara içmezdim, ancak sabahları sert tütünün gücünü hissetmek hoşuma giderdi. Pikaba The Doors koydum, ‘Wating for the sun’, sesi kökledim. Annemler yazlıktaydı. Yeşilyurt Başak Sokak’taki ev yine bana kalmıştı. Kalktım bu güzel güne, Yeşilköy’e gidip, kendimce bir kahvaltıyla  başlamaya karar verdim. O zamanlar ‘Balıkçı Hasan’ın yeri, atılan sandalye ve masalarla denizin yanına kadar uzanırdı. Teknelerle balıkçılar sabahları taze  deniz mahsülleri getirirdi. İsteyen o masalarda sabahları, çay içer, kahvaltıda yapardı.  Ben, yeni gelen pavurya, iri karidesleri haşlatır, teryağ ve kızarmış ekmeklerle, iki bira atıp, bu güzel sabah kahvaltılarını tamamlardım. Yürüyerek Yeşilyurt’a döndüm, kafam pıril, pırıldı. Hep o büyülü şarkıyı, ‘Hotel Cariforiya’yı mırıldanıyordum.  Eve uğradım, mayomu aldım. Naim Dayım’ın yurt dışından getirdiği, taşlayarak beyazlattığım Levis blue jean’imi  giydim. Yeşilyurt Spor Kulübü’nün yolunu tuttum. Ben aslında, bu blu jeanımla denize giriyordum, ve güneşleniyordum. Bayağı da etkileyici oluyordu. Ne var ki annem ve ablam beni öyle görunce, çok bozulmuştu. Bazı işgüzarlar da yönetime şikayet edince, bana ’bu şekilde denize giremeyeceğim’ tebliğ edilmiş, ben de mecburen mayoya dönüş yapmıştım. Ne var ki bu ufak aykırılık ve başkaldırım, Yeşilyurt’un gözdelerinden Amerikalı kızmız Dayen’in ilgisini çekmiş, ve kısa süre de olsa bana harika günler yaşatacak bir arkadaşlığı başlatmıştı. Dayen ile o gece ilk çıkmış, yazlık açık hava sineması Reks’e, film başlarken sesizce gidip oturmuştuk. Film arası olup ışıklar yanınca, bizi gören sağolsun, arkadaşlarımızın alkış ve ıslıklarıyla ise önce utanmıştım. Bu utanma, yine bana bu defa, Dayen’in teselli için elimi tutma sonucunu getirmiş, elimi galiba 2 gün falan hiç yıkamamıştım.

İşte bunlar, o zamanlar, canım ülkemde yaşanan normal bir günde olağan şeylerdi..

Ve parayla, mevkiyle, statüyle ya da ailenin hal ve gidişiyle ilgili değildi. Ve bir yaz rüyası da hiç değildi. Bu yazı da, ‘ahh nerede o eski günler’ yazısı değil. Zaten geçmiş, gelecek ve bu gün tahteravalli gibi. Kayıp düşmemek için sana sadece bu gün kalıyor. Nasıl tahteravallide ortada durunca düşmessin. Zaman da sana sadece ortada durma, sadece günü yaşama şansı veriyor. Orada dengedesin. Ne geçmişe hamle yapabiliyorsun, ne de geleceğe. Belki de asıl esaret hep günü yaşamak zorunda kalmak.  Ancak biliyorum ki gelecek için, gençlere güzel günler yaşatmak gerek. Geleceğe uzanan köprüde, geçmişi, ne kadar güzel ve insanca günlerle dolu olursa ölümlülerin, gelecekte de bir o kadar güzel günü olur. Ve belki de sadece ‘bu günüm var’ düşüncesine saplanmayınca insan, iyilikle, tüm zamanların efendisi olabileceğini anlar…

Bir Cevap Yazın