“ÇAY”LI ŞİİR

“ÇAY”LI ŞİİR

 

Tesadüf bu ya… Ağzı açık bir kapta kaynayan suyun içine rüzgâr marifetiyle düşüveren yaprakların hoş kokusunun ve güzel renginin, Çin İmparatoru Shen Nung’un merakını celbetmesi çay içmenin miladı olur. Çay, ülkemize uzun yıllar sonra gelmiş olsa da, çabuk benimsenir ve içecek olmaktan çok, yaren olur hayatımıza.

 

İçimizdeki duygu patlamalarını daha mantıklı atlatmamız ve sakinleşmemiz için, ona kadar sayıp öyle konuş derler ya; işte çay bizim ona kadar sayma yöntemimiz bence. Bundan sebeptir ki çay, şarkımıza şiirimize bu kadar çok girmiştir. Bir bardak çay içelim demek; gitme demektir, seni seviyorum demektir, yalnızım demektir, efkârlıyım demektir, elveda demektir, muhabbet edelim demektir, özür dilerim demektir, teşekkür ederim demektir, gördüğüme sevindim demektir… Ve hatta Cezmi Ersöz’ün de dediği gibi “Çay henüz her şey bitmedi demektir.”

 

Ritüeli vardır mesela çayı demlemenin. Önce ısınacak, sonra haşlanacak ve sonra o hoş aromasını suya bırakıp çökecek. Tadı güzel olsun diye bekleyeceksin, sabredeceksin! Tabii beklemenin dozunu ayarlamakta zaruri; çünkü haddinden fazla demlenirse de acılaşır. Hayata benzer yani…

 

Bittabi nasıl içtiğin de önemli çayı. İnce belli bardakta içeceksin illa ki. Ne demiş Can Yücel “Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel, namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.”

 

En çok da aşk olsun diye şiire kattık çayı. Aşkın her halinin temsili vurgusuydu sanki çay içmek. Öyle basit anlatımlardan değil kastım. Mesela şimdilerde gıcık olunası moda bir cümle var televizyon kanallarında “Biz bir çay içelim!” neden gıcık olunası hemen açıklayayım: dallı güllü, bol göbek atmalı, flört bazlı, parana puluna talibim programlarında birbirini tanımak için bilmem kaçıncı kez 220 volttan az olmamak koşuluyla alınan “elektrikle” beraber zikredilen “Biz bir çay içelim!”den sebep insanın sinir sisteminin hasara uğraması kaçınılmaz değil mi? Bir yandan da çayın hayatımızdaki yadsınamaz yerine kanıt niteliğinde olsa da… Geri gelelim, çay aşka, aşkta şiire yakışıyorsa; çay ve şiirin izdivacı vaciptir. Tam da bu noktada Lale Müldür’ün sade ama derin mısraları ruhumuza iyi gelir kanaatindeyim.

 

“Hayat kısa diyor film

Bir şaire âşık olmalı

Bir de daktilo olmalı

Sonra belki çay içeriz

Şansımız varsa yağmur da yağar

Damlalara huzur yüklemece oynarız

Benim damlam seninkini alnından öper

Güzel şeyler olur belki

Sen gel bence”

 

İnternetten önce en büyük sosyal paylaşım ağımızdı belki de çay, kaldı ki hala en yaygın sosyalleşme mazeretimiz değil mi? Çaya gidilir, çaya çağrılır, çaya beklenir… Çay muhabbeti sever, ama kimi zaman ağızdan çıkmayan yahut çıkamayanlara da eşlik eder. Susarken ve içinde büyüyen kelimelerin ağırlığı altında ezilirken, gözünün pınarında nöbette duran gözyaşını kimseler görmesin diye dersin ki; “Bir çay koy da içelim!” işte bu çaylı efkârımızı, Ali Lidar’ın Ağlamaklı Şiir’iyle parlatalım…

 

“Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde

Yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu

Otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime

Anne dedim, hadi çay koy da içelim…”

 

Ezcümle, şiirin ve çayın tabiatı aynıdır. İkisi de, farklı yollarla da olsa, iyi gelir insana. Her türlü duygu patlamasına karşılık, bir ona kadar sayma yöntemi olan, çay eşliğinde sürdürdüğümüz şu hayatı daha çekilir kılan; Hikmet’lere, Uyar’lara, Marmara’lara, Süreya’lara… Dünya’nın kötülüğüne inat şiirine iyiliği katan tüm şairlere selam olsun.

 

Canınızı sıkan her şeyi sallayın ama çayı demleyin. Çaysız ve şiirsiz kalmamak dileğiyle…

Bir Cevap Yazın